Günaydın düşüncülerimi darp eden kuşkular. Hayal ettiği uzakların, mavi bir gökyüzüyle birleşemediği yalnızlar günaydın. Günaydın kahır pompalayan harfler. Akli dengesini koruyamamış, ömrü boyunca sürekli dengesiz yaşamış, insan olduğundan şüphe edilen mahlukatlar günaydın. Günaydın kendi eliyle kendinin fotoğrafını çekip, dünyanın kalanını unutmuş kadınlar, erkekler… Rüzgârın bile es geçtiği şanssızlar günaydın. Günaydın aşktan kalma, sevgiden bozma sabahlar. Başka bir hayat arayan ve bunu yaparken sadece arama düşüncesini fiil olarak kullanan, o fiile hiçbir zaman özne olamayacak ahmaklar günaydın. Günaydın Beyoğlu, Aksi ispat edilene dek yalnızım, yalnızsın, yalnız. Günaydın…  

En kalıcı hediyedir ayrılık, bir ömür taşırsın içinde…

Yeni bir çaresizlik üretmiyorum. Ne oluyorsa kendiliğinden oluyor ve olan benim kontrolümde değil. Kontrolsüz güç güç değilmiş. Hah, peki ya bu? Benim kontrolümde olmayan şeyler, beni kontrol ediyor ve bu o kadar güçlü ki, bazı sabahlar ölümün kıyısında uyanıyorum. Yaşamanın bir hevesten, keyiften dönüşerek zorunluluğa geçiş yaptığını anladığımda yaşım yirmibeşti. 30’u geçmiş bir bedeni o zamandan beri, zorunluluk olarak gördüğüm bir eylem için sağ tutuyorum. Kontrolsüz güç güç değilmiş; peki ya ben istiyorum, kontrol ediyorum diye sağ tutabildiğim bedenim neden güçlü değil! Baktığımda gördüğüm, ruhlarını zamanın birinde isteyerek ve bilerek bir yerde unutmuş insanlar. Ve şimdi o insanlar tecrübeli birer yalnızlar. Bir yerlerdeler, bir şeyler. Kendini denk gelen herhangi bir rüzgâra hediye eden, etmiş, edecek, sürekli, aralıksız sürüklenen bedenler, bedenim. Bir büyük yalnızlık daha, koca bir bedeni görünmez birine dönüştürebilen koca bir yalnızlık, işte tam burada…